bunu seviyorum! 1. versiyon :)

Yazı yazmayı,sevdiklerime- ruh halime….
okuduğum kitapları düzenlemeyi…
kitaplarımı…
sunay akın’ı,can baba’yı.
yazdığım yazıları tekrar tekrar okuyup,hüzünlerimi de sevmeyi.
istanbul’u…
denizi,martıları ama en çok vapurla beşiktaş’a geçmeyi…
baileys’i,guiness’i,carling’i…
bibuçuk’ta kanat-bira’yı
saladstation’da enfes salatayı…
istiklal’i,tünel’i…
gülümsemeyi,ama en çok gülmeyi.
kahveyi,en çok baileys’lisini:)
arkadaşlarımla sabah kahvaltılarını…
cambridge’i…en çok bana kattıklarını.
çikolatalı kek yapmayı…
fotoğrafları…eskileri- yenileri…
mp3 player’ımı…
adele’i…
pembe mezarlık’ı
sinema dergisini,IMDB’yi…
the holiday filmini,
matrix’i defalarca izlemeyi.
uçurtmayı vurmasınlar’ı…
teknolojiyi!
yaz’ı,en çok ağustos’u…
rakı-roka-balık’ı
yeşil’i…
yeşil göz makyajını.
yıldızları…
işimi,işimde başarılı olmayı.
şarap’ı …
öküzgözü’nü, white zinfandel’i…
denizi,dalga seslerini dinlemeyi…
yatmadan önce süt içmeyi…
patlamış mısırı..
çilekli sodayı.
beyaz t-shirt’ü
dr. house’u, chuck’ı.
cnbc-e’yi…
güneşlenmeyi.
uzun otobüs yolculuklarını…
çok konuşmayı…minyon olmayı
12 DevAdam’ı,
DG Light Blue erkek parfümünü:)
seyduna ve şahrud’u…
Alamut Kalesi’ni.
mojito’yu…
ailemi.
içime şeytan kaçtığı zamanları:)
blog’umu…
sayıları,gittikçe artanları.
tomurcuk kokulu demleme çayı.
sinema bileti saklamayı.
white chocalate mocha’yı…
tarık akan-gülşen bubikoğlu filmlerini…
çilek kokusunu…
MFÖ’yle,Sezen Aksu’yla büyümüş olmayı…
inciraltı’nda kahvaltıyı,
artık instagram’ı 🙂
babaolmak.com’u …
 
Resim
Reklamlar

yaşadığın kadardır hayat,bildiklerin kadar değil ! göze aldıkların kadardır gelen kucağına…

yaşadığın kadardır hayat,bildiklerin kadar değil ,göze aldıkların kadardır gelen kucağına…
ben oldum nidalarıyla dolaşılmaz  ; çünkü aslında hiç ” ben oldum” olmaz… hiç bir zaman “tam olunmaz” yürünülen yolda…gelenlere kucak açmak ,gelecek olana çalışmak ruhunda varsa aslında…
nerede,hayatın hangi yakasında “tam” olduğumuzu iddia edebiliriz ki ? baktığınız yerden gördüğünüzle,aslında içinde yaşanılanın çok farklı olduğunu kaç kere daha söylemek gerekir şu hayatta… neyi dilediğinizi,neyi yaşadığınızı sorgulamak çok kolay “bilir kişiler” tarafından…
dokunarak geçtiğimiz hayatların,tanık olduğumuz acıların ardından iyileşmiş yaralara,huzur bulmuş ruhlara sevinmek  yerine nerden bu gereksiz öfke?
geldiğimiz yerler,biçildiğimiz roller yaşadığımız-yaşattığımız her şeyin bir sebebi var ya;
şu dünya da  “benim” dediğimiz her şeyin “hiçbir şey”  olduğunu anlamış olmak bir lütuf esasında ..peki ya bununla bakmayı öğrenmek yetenek mi aslında?
biz aynı dilde yaşadığımız bir çok “deneyimi” farklı boyutlarda yorumlayıp alıyoruz bu yolları. duygularımızı harmanlayarak da devam ediyoruz… arada bu yolda bize katılanlar, nam-ı diğer  “yol arkadaşlarımız” renk getiriyor acılara-sevinçlere… yoldan alıkoyduğu takdirde  bırakabilmek gerekiyor elbette…bırakmak istemesek bile!
maskelerimiz,gerçekliklerimiz,acılarımız,deneyimlerimiz ne olursa olsun aynı patikada dolaşıp duruyoruz. takılıp dizimizi parçaladığımız yerlerde rastlıyoruz birbirimize,tutup elinden kaldıra biliyorsak ne ala…beraber yürüyebiliyorsak şahane rastladığımız yerden itibaren ! çoktan toparladık ,yola devam edebiliyorsak bir zahmet çekmeyin koşanı geriye…
konuşmak tüm insanlığa verilmiş bir yetenek nihayetinde… konuşamayanlaraysa saygım sonsuz…
ama kullana biliyorken kelimelerin gücünü hayatında,ne gereksiz boşuna harcamak nefesi…ne gereksiz aslında!

bir hikayem olsun istedim

sonu üç noktalı olsun… ama başı da!
nereden geldiği bilinmesin,nereye gideceği de…bu yüzden çilek tadında olsun.
uzun deniz yolculuklarından sonra karayı gören denizcilerin sevinçleri gibi olsun…
nefes almak kadar rahatlatıcı,huzur dolu….
gitmek gibi özgürlük dolu.
hayalini kurduğum,yarattığım dünyalarda kendim olmak gibi…
sorgusuz,sualsiz,hesapsız…
“kimse” olayım,masal kahramanı gibi ama” ben” de olayım der gibi…
-mış gibi yaşamadan…öyleydim,hala öyleyim…
sıcak,samimi,içten,kocaman seveyim…sonuna kadar yaşayım…yaşayacağım da… zaman içinde!!!
içimden geldiği gibi,”kimse” gibi olmadan…
bazen bütün saçmalıkların ortasında dimdik ayakta,sadece deliliğinden cesaret alırcasına…
bazen kız çocuğu kadar kırgın,elinden şekeri alınmışcasına…
ama özgünce,özgürce…
dünyaya ayak uydurarak,hani öyle zor değil ya …bir yığın “her şeyin bir sebebi var” ın içinde boğulurken,
karşısında durmak yerine,akıp gitmek aslında….
hissetmeye izin verdiğinde,kendi duvarlarını yıkıp,affetmeyi bilip,sevgiyle yaklaştığında hayat daha anlamlı ya…
kendine sordugun sorularına, verilen samimi cevaplarla daha da yaşanılası ya sanki….içinden geldiğince.
bazen paylaşılan havuçlu kek tadında….
bir sürü yüreği,düşünceyi,farklı ruhu bir araya getirircesine…
kırgın ,örselenmiş,yorgun bir ruha iyi gelircesine…
çok uzakta bir dosta,evinde hissettirircesine… olmasa da yan yana,bir rakı kadehini tokuştururcasına…
tüm bunları hissederek! hissettirircesine ama….
yalnızlık paylaşılmaz der özdemir asaf usta…
ama hayatlar,sevinçler,hüzünler paylaşılır….paylaştıkça anlamlanır.
gitmek gibi,kal demek gibi….
vakitlice,yanlış zamanda yanlış yerde değil ama…
hayatıma “vakitlice” katılmış,çok değerli birinin verdiği Oruç Aruoba / de ki işte kitabından ufak bir alıntıyla bitiriyorum hikayemi….
“yaşamında en zor işin,kendi yolunu yürümek olacak,
– ve ilişkin olan,önem ve değer verdiğin kişilere,bunu anlatmak:Yaşamak,yaşadığın kadarıyla,
yalnızca senin yaşamın olduğunu ,aynı şeyin onlar için de geçerli olduğunu;ilişki de olmanın da
bu temel gerekliliği engellemediğini,
engellememesi gerektiğni……
ama anlatamayacaksın ki….
-Çünkü kendin bile gereğince anlamamış olacaksın bunu….